Tüp Bebek  


Çocuk İstiyorum Dayanışma Derneği – Tüp Bebek

Babam gitti bebeğim geldi…

Babam gitti bebeğim geldi…

Bir ön not: savaşı kazananlar ve savaşa devam edenler tabiri için hissettiklerimi paylaşmak isterim. Savaş mı değil mi bilemem, ama bebekdedeinanç-iman, azim-çaba ve tevekkül diyebilirim. Bir çeşit “Türk övün çalış güven” gibi. Bu yola başkoymak için kendine, partnerine, Yaradan’a, ekiplere(doktor, hemşire, anestezist, ÇİDER, eczacı ) inanç. Konulara dair bilgi edinmek, yol yordam öğrenmek için, doğru, emin, sakin ve sağlıklı adımlar atabilmek, o adımları aynı doğrulukta ve sağlıkta sürdürebilmek için azim-çaba. Ve sonunda her ne olacaksa olsun, kendini olabileceklere tamamen teslim edecek olgunluk ve sağlamlık duygusunu taşımak için tevekkül. Kadercilik sözcüğünü hiç sevmem, onun yerine elinden geleni en iyi biçimde yaptıktan sonra olayların akışına kendini bırakmak, mütevekkil olmak dersem galiba dile getirmeye çalıştığım şeyi bulmuş sayılırım. Bir de hep hayırlısını dilemek, karşımıza ne çıkarsa çıksın demek hayırlısı buymuş demeye hazırlanmış ve şartlanmıştık.

2001 yılında evlendik. Öncesinde de bir dört yıl beraberliğimiz sözkonusuydu. Tüm bu zaman zarfında çocuk projesi sürekli gündemimizde değildi. Bir başka deyişle, bizimki “çocuk için evlenme” değildi. Yine de “günü gelince”, mesela 2-3 sene sonra diye planlamıştık. Her ikimizin de iş hayatı vardı ve günler birbiri ardına geçerken eşimin iş hayatı, terfi ve transfer nedeniyle bizi yurtdışına sürükledi. Tam da gönlümüzce bir eve yerleşmiş, hatta işte bu da çocuk odamız olur demiştik…Hatta zamanı geldi düşüncesiyle, planımız doğrultusunda ön kontrol için birlikte bir kadın doğum uzmanına da gitmiştik. Hekim herhangi bir engel görünmediğini söylese de ne o, ne de eşim diğer tarafın da önkontrolden geçmesi icabedeceğini dile getirmeye yanaştı. Dahası eşim, önceden başına bir “kaza kurşunu” gelmemesine rağmen “evelallah biz Osmanlı erkeğiyiz” yaklaşımıyla önkontrolü espriyle geçiştirdi. Böylece 2003 mayıs ayındaki kontrolüm sonrasında tam da “çalışmalar”a başladığımız esnada haziranda önce eşim, ondan 3 ay sonra da eylülde ben, yeni yerimiz ve yurdumuza göçtük.

Tüm bu koşuşturmacaya, yeni hayata ve cilvelerine, bir de tam memleketten ayrılırken babacığıma konan kanser teşhisi tüy dikti. Zor, dayanılmaz oldu. Zaten et tırnaktan zor ayrılır, bu iyice dayanılmaz hale getirdi. Üstelik bir de böylesi zamanda anneciğinizi de -tüm sevenlerimize rağmen- bir başına bırakıyor olmak, hele de babacığınızı zaten bilinmezlerle çizilmiş bu hayatta, bir de görünür korkunç gerçeklerle başbaşa bırakıp çekip gitmek. Gerçekten dayanılmazdı.

Dolayısıyla yeni hayatımıza başladığımız o günlerde aslında “çalışacak” hal de kalmamıştı…Öte yandan birbirimizi seviyor ve bebeğimiz olsun istiyorduk, bu nedenle “çalışmalar”a tekrar konsantre olmaya karar verdik. Ancak zaman su gibi akıp geçiyor, o vakte dek öğrenegelmiş bulunduğumuz bilgiler dışında da yeni acabalar ve araştırmalarımız sonucunda da yeni gerçeklerle karşılaşıyorduk. Şöyle ki, yumurtlama, döllenme vb konularda gayet bilgiliydiysek de “belki uygulamada eksiğimiz gediğimiz bir bilmediğimiz vardır, kimbilir” duygusuyla kitap ve internet alemine daldık. Yine de bir panikten sözetmiyorum, “Allah Allah” ve “haydaa, acaba neden?” şeklinde duygulardı yaşadıklarımız. Boşver şeklinde gülümsemeyle devam eden yaklaşımlardı. “Evcilik” oynuyor gibiydik, o baba, ben de anne olmaya çalışıyorduk. Ama tüm “bilgeliğimize” ve “ustalığımıza” rağmen elyordamıyla bir şeyler yapmaya çalışıyor gibi bir hisse de kapılmıyor değildik ara sıra.

Derken o vakte dek son derece düzenli seyreden, adeta adet kelimesinin tam karşılığı adetim, 2003 yılı aralık ayında -hiç adet olmadığı üzere- bırakınız gecikmeyi, ortadan yokoldu. Kendi kendime sıralayacak sebep sonsuz gibiydi: babacığıma, anneciğime üzüntüm, hayatımızın allak bullak oluşu, yepyeni bir düzen-iklim vb. Dahası bu yeni dünyada artık resmi sıfatım da “evkadını”ydı. Çünkü Türkiye’deki işimi bu yeni dünyada da internet vasıtasıyla götürebilecek olmama rağmen, bilhassa babacığımın sağlık durumunun belirsizliği nedeniyle bağımsız ve hiçbirşeye tabi olmadan hareket özgürlüğü istedim. Çat kapı İstanbul’a gitmem ve öngörülemez sürelerle kalmam gerekebilirdi. Fakat 10 yıllık bir iş hayatından sonra yepyeni, bambaşka bir tempo ve tecrübeydi. Sadece bu bile “eski köye yeni adet” ve dolayısıyla adet düzenimde sapıtma sebebi sayılabilirdi.

Ancak eşimle birlikte belki de hamileyizdir heyecanıyla koştuğumuz Mısırlı doktor, gecikmiş sayılmakla beraber adet göreceğimi ama eğer hamile kalmak istiyorsak her ikimizin de tetkiklerden geçeceğini bildirdi. İşte o an, sanki o vakte dek boşuna “çalışmışız” duygusuna kapıldım. Zira işe eksik kadro “soyunmuştuk” ve 5. aydan 12.aya vardığımızda “hadi baştan” denmişti. Aslında 5.ayda kendimi dinletememiştim ve bundan sonra aynı sahnelerle karşılaşmamak için başka bir tutuma girmem gerektiğini gördüm. Kesinlikle daha ciddi, daha bilimsel gitmemiz gerekiyordu ve lay lay lom yaklaşımla “Türkişi” geçiştirmelerle artık sadece kendimizi kandıracağımızı eşime anlatmaya çalıştım. Doktor, kontrollerimiz sonrasında ikimizin de güçlükler içinde bulunduğunu söyleyince durum daha gerçek bir hal aldı. Ben her ne sebepten olursa olsun polikistik over sendromu, eşim de sperm sayısı ve hareketliliğinde yetersizlik ile karşı karşıyaydı. Halbuki bebek projesi için bu senaryo pek de içaçıcı sayılmazdı. Beni incelediğimizde geçen seneler içinde hipoglisemik rahatsızlığımdan dolayı iyice kilo aldığımı gördük. Ayrıca babacığımın üzüntüleri karşısında esas düşmanım şeker ile kendimi avutmaya kalkınca iyice beter bir kısırdöngüye girmiştim.Doktora göre herşeyden önce kilo vererek bir anlamda kilitlenmiş yumurtalıklarımı doğal düzenine kavuşturacaktım. O arada da yumurtalıklarımın uyumasına izin vermemek için ilaç kullanacaktım. Eşime ise yapacak fazla bir şey kalmıyordu: bu tablo ile doğal yoldan gebelik sağlamanın, kel başında saç bitmesini sağlamaktan farkı yok gibiydi. Doktor Allah ve mucizeler dedi. Elbette Allah ve mucizelere inanıyorduk ya, kulun da yapacakları vardı ve onları yapmaya soyunduk.

Eşim her ne kadar “sakın bunlar tüp bebek yaptırmak için yalan rapor düzenliyor olmasınlar” paranoyasıyla başka bir hekim önerse de, ben sadece bilimsel olması açısından ve de eğer bu işe soyunacaksak inanacağımız güveneceğimiz ekiplerle Türkiye’de yola çıkmak için bir kapı daha denemeye onay verdim. O da aynı sonuçla tamamlanınca ilk Türkiye tatilimiz bebek projesine ayrılacak şekilde organize edildi. Öncesinde ben de 2004’ün ilk günlerinden itibaren bu işi, yeni işim belleyerek önce bir diyabet kliniğinde durum değerlendirmesi, ardından spor ve makul bir diyet programıyla işe koyuldum. Eşim her an yanımda ve destekçim oldu. Hastane, otel jimnastik salonu, evde-sokakta ve markette diyet beslenmesi için hep motive etti. Doğrularıma devam dedi, yanlışlarıma dur dedi. Kırmadan incitmeden ezmeden aşağılamadan beni kamçıladı. Böylece şekeri tamamen kesip gerektiğinde tatlandırıcılarla idare ederek, hemen her gün spora giderek, salonda 2 kez 15 dakikalık hızlı yürüme programı arasında biraz aletli jimnastik ve yüzme ile, her gün mutlaka kahvaltı ederek, 2-3 saatte bir o klasik kuşluk-ikindi gibi öğünleri de atlamadan, sık sık azar azar yemeyi bir hayat prensibine çevirerek, buharda pişmiş bakliyat ve sebze, diyet yoğurt, kuruyemişlerden birer avuç ve her türlü protein kaynağından bol bol beslenerek bir kaç ayda yavaş yavaş 10 kg verdim. 1.80 boyuma 70 kg ve yumurtalıklarım düzene kavuşmuş hâlde Türkiye’de Amerikan Hastanesi’nde Bülent Urman ve ekibinin karşısına çıktım. Öncesinde ise internet üzerinde konulara ilişkin günler ve gecelerce sörf yaparken ÇİDER’in sitesi ile karşılaştım. Derhal siteye üye olarak benzer hikâyeleri yaşamış çiftleri, yorumlarını, resimlerini buldum. Çok, çok şeyler öğrendim. Bilhassa da duygularını kaşıkla değil kepçeyle ifade edebilmiş nice kadından. Hepsine minnettarım. O satırlar içinde bu projeye tevekkülle yaklaşmamın şart olduğuna inandım. Zira süreçler, sonuçlar olumsuz dahi olsa bir süre daha aynı iman ile iteklemek gerektiğine işaret ediyordu. Bunun içinse adı Yılmaz olmasa dahi kişinin yılmaz olması gerekiyordu. Sanki bir kumar gibi. Ancak çok daha bilinçle yaklaşılması gereken bir oyun. Çocuk oyuncağı da değildi yani. Ama söylenenleri harfiyen uygular, kendine gerçek ve sürekli bir özen gösterirsen, inanırsan kazanılabilecek bir oyun. Diğer yandan, kazanmak kadar kaybetmenin de muhtemel olduğu bir oyun. Hayattaki diğer her zaman gibi. Bu duygularla, yapılacaklar listesini tamamladım. Site bir anlamda yaşanacakları satır satır işaret ediyordu. Böylece süreçleri kafamda canlandırmak, eşime nakletmek ve kendimizi hazırlamak işten bile değildi. Eşimi de raporları ile görmüş sayılan ekip, bizi hastaları olarak kabul etti ve belirttikleri ilaçları alıp eşimin yanına geri döndüm. Burun damlasını düzenli olarak (saatle kendimi uyararak) kullandım. Bu şekilde olağandan fazla yumurtlamam sağlandı ve ilaçla tedavi takvimi bitiminde Türkiye’ye geldim. Beni müteakip eşim de geldi. Kontrollerimiz sonunda hazırdık. Ve o heyecanlı sabah gelip çattığında 9 ağutosta yanımızda (canlarımız)annelerimiz de olduğu halde hastanede soluğu aldık. Az sonra “çocuk yapacaktık” ve annelerimiz de yanımızda hazır bulunacaktı: bu trajikomik enstantaneler birbirini kovaladı ve ilk etapta yumurta toplanması işlemi sorunsuz tamamlandı: vur deyince öldürmüştü gariban yumurtalıklar ve tam 22 tane yumurtamız vardı. Burdan sonrası o ilkokul problemlerine benziyor ama bunların 11 tanesi döllendi. Sn.Urman 10 ağustosta bu 11 tanenin de 2’sini ilk denemede içeriye konulacak nitelikte bularak yerleştirdi. Ömrüm boyunca ikizlerim olmasını ve/veya oğlum olmasını istemiştim. Hatta ikiz olması için tüp bebeğe bile razıyım diyordum. Nerden nereye? Derken işte o an ikizler içimdeydi. Ve Tanrım bu hakikaten büyük ve tarifi güç bir heyecan, ortaya karmakarışık bir duygular salatasıydı. Zira mutluluk, merak, heyecan gibi tatlı dalgalar korku, endişe, kötümserlik gibi beter dalgalarla çarpışıyor, içim hep ilk saydıklarımı galip etmeye çalışıyordu. Hatta 21 ağustosta bir düğüne katıldığımızda ben hamileyim, belki de ikizlerimiz var içimde diye bağırmamak için çok zor tuttum kendimi. Kalan embriyolarımızı dondurma kararı aldık böylece olumsuz bir durumda ilaç tedavilerinin tekrarı gerekmeyecekti. 24 ağustosta kan verdim ve bir kaç saat içinde (nasıl geçtiğini tahmin edebilirsiniz) Nişantaşı’ndaki o an en mutlu çift biz olduk. Değerler ikiz gibi değil dense de bebeğimiz yerine yerleşmişti. Telefonlarla dünyaya duyduk duymadık demeyin dedik. Herkes de sevincimizi gözyaşımızı gönülden paylaştı. İşte yola çıkmıştık bir defa daha. Rastgele dedik sarılıp öpüşerek ağlaşıp gülüşerek.

Sonrasında kontroller birbirini izledi: kalp atışının dinletildiği, rahimiçi görüntülerinin yansıtıldığı, gelişim ve genel sağlık durumuna dair bilgilerin paylaşıldığı nefes nefese nice kontrol. Yanımızda bu çok özel anları bizimle yaşamaya gelen sevdiklerimiz de oldu zaman zaman ve bu herşeyi çok daha anlamlı ve lezzetli kıldı. Zira güzellikler gerçekten birarada yaşanınca artıyor, onların sevgileri ve duaları herşeyi sanki daha bir kutsadı. Ve gerek Türkiye’de, gerek yurtdışındaki profesyonel ekiplerin yaklaşımları. Ona da değinmeden ve teşekkür etmeden geçemeyeceğim. Bilhassa güleryüz. Bu ne olacak ne bitecek duyguları ve çatışmaları içinde hırpalanan yüreklere su serpen ifadeler o denli değerliydi ki, moralin belki de en büyük etken sayılabileceği böylesi durumlar için daha değerli bir katkıdan bahsedilemez. Gerek sevgili ÇİDER ailesi, gerek Amerikan Hastanesi ekibi, dostane profesyonel yaklaşımlarıyla çok üstün bir çizgi yakalamışlar. Devamını ve nice insanın bu çizgiden faydalanabilmesini temenni ederim. Bir de benzer oluşumların artmasını, yayılmasını.

39. haftada epidural sezaryenle bebeğimiz dünyaya geldi. O gün öncesinde güzel bir banyo ve iyi bir uykuyla fevkalade gevşeyerek kendimce olacaklara hazırlandım. Nitekim benim sükunetim gibi, ekibin de aynı ruh halini taşıyor olması sanki herşeyi daha bir kolay ve çabuk hale getirdi. Yalnızca operasyon/anestezi sonrası henüz ameliyathaneyi terketmeden oracıkta nefessizlik yaşayabileceğime dair uyarılmış olmayı isterdim. O esnada gerilmemek mümkün değildi. Geçecek dedilerse de hemen toparlanamamak, çünkü habersizlik kötü bir tecrübeydi. Yine de hepsi buydu çok şükür. Bebek genel anlamda sağlıklıydı ve ben de gayet iyiydim. Babanın doğumda yanımızda bulunması da ayrı bir lükstü elbet. En ufak bir acı duymadan yalnızca bir çekilme hissiyle bebeğimizi kucağımıza alabilmek, hakikaten dualarımıza gönderilmiş muhteşem bir kabul cevabıydı. Müteakip günler her bakımdan zor, hatta çok zor geçtiyse de bebek projesinin çok mühim adımlarından hamilelik öncesi, hamile kalış, hamilelik ve doğumun çok ucuz atlatıldığını söylemeliyim. Bebeğimizin doğumunun 40.günü Türkiye’den ayrıldık ve sadece 10 gün sonra babacığımı kaybettiğimiz haberiyle yandık, kavrulduk. Cenazesine dahi katılamamış olmak, orada hazır bulunamamak bir yana, İstanbul’dan ona büyük ihtimalle son vedayı ederek gitmek de bir başka zordu. Ellerini, hiç doyamayacağımı bilerek öpüp kokladığımı, gözlerini daha önce sanki hiç görmemişçesine iyice zihnime kazımaya çalıştığımı sık sık anımsıyorum. Ve ardından onun küçük vekili, ilk torunu onun son günlerine yetişti, bayrağını teslim aldı, uğurladı ve inşallah onun gibi iyi bir insan olmaya geldi bu dünyaya. Bizi de bu çok özel günlerde yalnız bırakmadı, sevgili anneciğimin bağrına basacağı taş yerine can oldu. Tabii bizim de. İlk gerçek gülücükler, emeklemeler, dişler, ilk adımlar derken zaman su gibi akıp gidiyor. Ben sizlere yazma fırsatını ancak bulabildim. Bebeğimizin birinci yaşgününü iple çekiyoruz ve o güne kalmadan herşeyi artık aktararak sizinle de kutlamış olmak istedim.

Son not: lütfen çiftler korunma yöntemi seçmeye karar verdiklerinde, önce bir kontrolden geçsinler ve bunu da mutlaka çift olarak yapsınlar. Erkek egemen dünyanın erkeklerini, doktorlarını, kendi tabularını kaale almasınlar. Çünkü tek gerçek, bebek için iki cinsin de katılımı gerektiği. Kontrol edilecek taraf sayısı da buna dayanarak yine iki. Ne yapın edin ve kendinizi de partnerinizi de korunmanın ya da kontrolün bir parçası kılın. Sonunda soyadını vermesini biliyorsa, sizi veya kendini belki de boş yere sayısız kontrol yöntemiyle harcamamayı da bilmeli. O akıl edemese dahi siz bunu düşünmelisiniz. Ben bu iş önce benim işim dediğim için, hap-spiral uygulamalarına gönüllü yaklaştım. Ancak önce “ne”yden korunduğumu araştırmak aklıma dahi gelmedi. Esas bana bunları tavsiye eden ve uygulatan hekimlerimin de aklına gelmemesi sevimsiz. Doğal yoldan beni hamile bırakması mucize sayılacak spermlerden adeta top, tüfek ve bombayla, yıllarca ve boşuna korunmuşum. Sonra da kalkıp akıntıya karşı kürek çekmek, aynı spermlerde bebek yapmaya çalışmak zorunda kaldım işte. Kariyer ve evliliğimin ilk yıllarımda riske atamazdım elbette ama daha bilimsel yaklaşmalıymışım. İki yönlü düşünebilmeliymişim. Evlilik nasıl iki kişilikse, bu da çok temel, günlük ve yine iki kişilik bir olgu. Yok öyle birimiz hepimiz için falan, eğer birimiz ikimiz içinse, diğerimiz armut mu toplayacak? İkimiz de birbirimiz ve ikimiz için olacak. Allah herkese gönlünden geçenleri hayırlısıyla yaşamayı nasip etsin. Ve bu yolda insanların işini kolaylaştıranları da en sevgili kullarından saysın. Amin.

Tedavilerinizi ÇİDER ile yaptırmak için aşağıdaki formla bize ulaşın..
[iphorm id=”10″ name=”Çocuk İstiyorum Danışma Formu”]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ